Keşfet

Aphrodisias’ın Tarihi, Yerleşimi ve Kent Planı

Aphrodisias

Aphrodisias Antik Kenti, adını aşk, güzellik ve bereketle ilişkilendirilen tanrıça Aphrodite‘den almıştır. Kent, bugünkü Aydın ili Karacasu ilçesine bağlı Geyre Mahallesi yakınlarında, antik Karia bölgesinde yer alır. Büyük Menderes Havzası’nın iç kesimlerinde, Dandalaz, yani antik adıyla Morsynus Çayı’nın oluşturduğu verimli vadide gelişen şehir, hem kutsal alan kimliği hem de mermer heykeltıraşlığıyla antik dünyanın en önemli merkezlerinden biri hâline gelmiştir.

Bugün Aphrodisias, iyi korunmuş anıtsal yapıları, mermer heykeltıraşlık geleneği, yazıtları, kutsal alanları ve kent planıyla Anadolu’nun en değerli antik kentlerinden biri olarak kabul edilir. Aphrodisias’ın çevresi, geçmişte olduğu gibi bugün de güçlü bir doğal peyzaja sahiptir. Vadi tabanı, tarımsal üretime elverişli toprakları, su kaynakları ve ağaç dokusuyla kentin gelişimi için uygun bir çevre sunmuştur. Bu doğal zenginlik, çevredeki kaliteli mermer kaynaklarıyla birleşerek Aphrodisias’ın ekonomik, sanatsal ve mimari açıdan büyümesinde belirleyici rol oynamıştır.

Aphrodisias Adı ve Eski Yerleşim Belleği

Kent, adını tanrıça Aphrodite’den alır. Aphrodite, klasik dünyada aşk ve güzellik tanrıçası olarak bilinse de Aphrodisias’ta tapınım gören tanrıça daha yerel ve çok katmanlı bir kimlik taşır. Buradaki Aphrodite kültü, Helen dünyasının Aphrodite anlayışıyla Anadolu’nun bereket ve doğa tanrıçası geleneklerini birleştiren özgün bir karaktere sahiptir.

Ancak Aphrodisias adı, kentin en eski adı değildir. Antik kaynaklarda ve yerel anlatımlarda yerleşimin daha önce Lelegonpolis, Megalopolis ve Ninoe gibi adlarla anıldığı aktarılır. İlerleyen dönemlerde Aphrodisias, Karia ve Geyre adları da kullanılmıştır. Bu adlar, kentin yalnızca Helenistik ve Roma dönemlerinden ibaret olmadığını, çok daha eski bir tarihsel belleğe sahip olduğunu gösterir. Aphrodisias adının ise özellikle Helenistik dönemden itibaren belirginleştiği kabul edilir.

Kent adının Aphrodite ile özdeşleşmesi yalnızca dini bir tercih değildir. Bu ad, Aphrodisias’ın kimliğini, kutsal alanını, siyasi prestijini ve kültürel tanınırlığını belirleyen temel unsurlardan biri olmuştur. Aphrodite Tapınağı ve tanrıçanın kült heykeli, kentin hem yerel hem de Akdeniz dünyasındaki ününü güçlendirmiştir.

Yerleşimin Erken Dönemleri

Aphrodisias ve çevresindeki yerleşim tarihi, Roma döneminden çok daha eskiye gider. Kent alanındaki iki önemli yükselti, Akropol Tepesi, yani Tiyatro Tepesi, ve Pekmez Tepe, tarih öncesi yerleşim izleri açısından büyük önem taşır. Bu alanlarda yapılan araştırmalar, bölgedeki en yoğun erken yerleşimin Geç Kalkolitik ve Erken Tunç Çağı’na, yani MÖ 5. binyıl ortalarından MÖ 3. binyıla kadar uzanan döneme tarihlendiğini göstermektedir.

Buluntular arasında seramik parçaları, taş aletler, obsidyen ve sileks malzemeler, pithoslar, figürinler, depolama kapları ve erken yerleşim mimarisine ait izler bulunur. Bu veriler, Aphrodisias’ın Roma dönemindeki görkemli mermer yapılarından çok önce de insanlar tarafından tercih edilen bir yerleşim alanı olduğunu ortaya koyar. Verimli topraklar, su kaynakları ve doğal geçiş yolları, bölgenin uzun süre yerleşim görmesinde etkili olmuştur.

Bu nedenle kentin tarihi yalnızca antik çağın görkemli mermer yapılarıyla değil, çok daha erken dönemlere uzanan yerleşim sürekliliğiyle birlikte değerlendirilmelidir. Daha sonraki dönemlerde büyük bir Roma kenti hâline gelen Aphrodisias, çok eski yerleşim birikimleri üzerinde gelişmiştir.

Helenistik Dönem ve Kentleşme

Aphrodisias’ın kent kimliği özellikle Helenistik dönemde belirginleşmeye başlamıştır. Bu dönemde yerleşim, çevresindeki kutsal alan, yerel topluluklar ve bölgesel siyasi ilişkilerle birlikte daha örgütlü bir yapıya dönüşmüştür. MÖ 2. yüzyıldan itibaren kent, Aphrodisias adıyla daha görünür hâle gelmiş ve bölgesel ölçekte önem kazanmıştır.

Helenistik dönem sonlarında ve Roma egemenliğinin ilk evrelerinde Aphrodisias’ın kent dokusu gelişmiştir. Ana caddeler, kamusal alanlar, kutsal alanlar ve yapı adaları zaman içinde daha düzenli bir plana bağlanmıştır. Bununla birlikte Aphrodite Tapınağı gibi bazı yapılar, daha eski kutsal alan geleneklerine bağlı oldukları için kentin düzenli planına tam olarak uymamıştır.

Bu durum, Aphrodisias’ın şehir planının yalnızca geometrik bir düzen içinde gelişmediğini gösterir. Kentte eski kutsal alanlar, yeni kamusal yapılar ve Roma dönemi anıtsal mimarisi birlikte varlığını sürdürmüştür.

Aphrodite Kültü ve Kentin Yükselişi

MÖ 2. yüzyıldan itibaren Roma’nın Batı Anadolu’daki etkisinin artmasıyla birlikte Aphrodisias kutsal bir merkez olarak daha fazla önem kazanmıştır. Kentin Aphrodite’ye adanmış olması, Roma dünyasıyla kurduğu ilişkilerde belirleyici bir rol oynamıştır. Aphrodisias’ta tapınılan Aphrodite, yalnızca klasik Yunan mitolojisindeki aşk ve güzellik tanrıçası değildir. Yerel Anadolu bereket tanrıçası özellikleriyle Helenik Aphrodite anlayışını birleştiren özgün bir kült figürüdür.

Tiyatro sahne binasındaki yazıtlarda, Julius Caesar tarafından Aphrodite’ye adandığı belirtilen altın bir Eros heykelinden söz edilir. Bu bilgi, Aphrodisias’ın Roma’nın en üst siyasi çevreleriyle kurduğu özel ilişkiyi göstermesi açısından önemlidir. Caesar’ın bizzat kente gelip gelmediği kesin olarak bilinmemekle birlikte, onun Aphrodite’ye adadığı bu armağan kentin Roma dünyasındaki saygınlığını artırmıştır.

Roma ile Kurulan Ayrıcalıklı İlişki

Roma dönemi, Aphrodisias’ın en parlak evresidir. Kent, Roma dünyasıyla kurduğu güçlü siyasi ilişkiler sayesinde ayrıcalıklar elde etmiş, özgür ve özerk bir kent olarak gelişmiştir. Bu statü, Aphrodisias’ın ekonomik, kültürel ve mimari gelişimini hızlandırmıştır.

MÖ 44 yılında Caesar’ın öldürülmesinden sonra Batı Anadolu’da siyasi karışıklıklar yaşanmıştır. Caesar’ın katillerinin yandaşlarından Labienus ve adamları, Aphrodisias’ı ele geçirip kente zarar vermiştir. Bu olaydan sonra Aphrodisias, Octavianus ve Marcus Antonius’a bağlılığını göstermiştir.

Bu sadakat karşılığında MÖ 39 yılında triumvirlik kararıyla kente önemli ayrıcalıklar verilmiştir. Bu ayrıcalıklar arasında vergi muafiyeti, tapınağa sığınma hakkı ve özerklik bulunur. MÖ 27’de Octavianus’un Augustus unvanıyla imparator olması sonrasında da Aphrodisias ile Roma arasındaki yakın ilişki devam etmiştir.

MS 1. yüzyılda Julio-Claudian hanedanı imparatorları Aphrodisias’a özel ilgi göstermiştir. MS 22 yılında Tiberius, daha önce Senato tarafından tanınan ayrıcalıkları yeniden onaylamıştır. Bu süreç, Aphrodisias’ın yalnızca yerel bir kutsal alan olmadığını, Roma İmparatorluğu içinde ayrıcalıklı statüye sahip bir kent olduğunu gösterir.

Mermer Ocakları, Heykeltıraşlık Okulu, Bilim ve Sanat

Aphrodisias’ın zenginliğinin en önemli kaynaklarından biri çevresindeki mermer ocaklarıdır. Kentin yakınındaki Salbakos, yani Babadağ çevresinden çıkarılan kaliteli beyaz ve mavi gri mermerler, hem anıtsal yapıların inşasında hem de heykel üretiminde kullanılmıştır.

MS 1. ve 3. yüzyıllar arasında Aphrodisias’ın ünü özellikle heykeltıraşlık okulu sayesinde geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Aphrodisiaslı ustalar, Roma dünyasının farklı bölgelerinden gelen siparişlerde çalışmış; portre heykelleri, mitolojik figürler, lahitler, kabartmalar ve mimari süslemeler konusunda büyük bir ustalık göstermiştir. Bu nedenle Aphrodisias, Roma dünyasında yüksek kaliteli mermer işçiliğiyle tanınan önemli bir üretim ve sanat merkezi olmuştur. Bugün müzede ve ören yerinde görülen heykeller, kabartmalar, yazıtlar ve mimari parçalar, bu yüksek sanat düzeyinin en güçlü kanıtlarıdır.

Kent yalnızca heykel sanatıyla değil, bilim, edebiyat ve felsefe alanındaki isimleriyle de öne çıkmıştır. Chariton, antik roman geleneği açısından önemli bir yazardır. Alexander of Aphrodisias ise Aristoteles yorumlarıyla tanınan önemli bir filozoftur. Bu isimler, Aphrodisias’ın yalnızca zengin ve görkemli bir kent değil, aynı zamanda entelektüel üretim açısından da güçlü bir merkez olduğunu gösterir.

Şehir Planı ve Anıtsal Yapılar

Aphrodisias, özellikle Helenistik ve Roma dönemlerinde düzenli bir kent planına sahip olmuştur. Kentin birçok caddesi ve yapı adası, birbirini dik kesen akslara göre düzenlenmiştir. Bu planlama, kamusal yapılar, meydanlar, caddeler ve konut alanları arasında güçlü bir ilişki kurmuştur.

Bununla birlikte Aphrodite Tapınağı ve Sebasteion gibi bazı önemli yapılar bu düzenli plana tam olarak uymaz. Bunun nedeni, bu yapıların daha eski kutsal alan gelenekleri, törensel yönelimler veya özel mimari programlar doğrultusunda konumlanmış olmasıdır. Bu durum, Aphrodisias’ta eski dini odaklarla Roma dönemi şehircilik anlayışının birlikte var olduğunu gösterir.

Kentteki başlıca anıtsal yapılar arasında Aphrodite Tapınağı, Tetrapylon, Sebasteion, tiyatro, stadyum, Tiberius Portikosu, Güney Agora, Hadrian Hamamları, Bouleuterion ve bazilika sayılabilir. Bu yapılar, Aphrodisias’ın dini, siyasi, sosyal, sanatsal ve kamusal yaşamını anlamak için temel öneme sahiptir.

Geç Antik Çağ ve Hristiyanlaşma

MS 3. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Aphrodisias, yeni oluşturulan Karia eyaletinin önemli merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Yaklaşık MS 300 civarında kent, Karia eyaletinin metropolisi, yani başkenti olarak öne çıkmıştır. Bu idari statü, Aphrodisias’ın geç dönemde de siyasi önemini koruduğunu gösterir.

MS 4. yüzyılda Hristiyanlığın yayılmasıyla birlikte Aphrodisias’ta yeni bir dönem başlamıştır. Kentte piskoposluk merkezi kurulmuş, Aphrodite Tapınağı’nın merkezi rolü zamanla azalmış ve bazı pagan yapılar Hristiyan kullanımlarına uyarlanmıştır. Buna rağmen kökleri çok eskilere dayanan Aphrodite kültünün ve pagan geleneklerin etkisi bir anda ortadan kalkmamıştır.

Hristiyanlaşma sürecinde Aphrodisias ve Aphrodisiaslı sözcüklerinin bazı yazıtlardan kazındığı görülür. Bu müdahaleler, kentin pagan kimliğinin bilinçli biçimde silinmeye çalışıldığını gösterir. Bu süreçte kent Stauropolis, yani “Haç Kenti” adıyla anılmaya başlamıştır. Bununla birlikte Aphrodisias adı tamamen unutulmamış, Bizans döneminde Karia adı da kullanılmaya devam etmiştir. Günümüzdeki Geyre adının da bu tarihsel adlandırma zinciriyle ilişkili olduğu düşünülür.

Depremler, Kent Surları ve Kentin Zayıflaması

Aphrodisias, jeolojik olarak hareketli bir bölgede yer aldığı için tarihi boyunca depremlerden etkilenmiştir. Özellikle MS 350 ve 360’lı yıllarda yaşanan büyük depremler, kentteki su kanallarına ve bazı yapılara ciddi zarar vermiştir. Bu hasarlar su düzeninin bozulmasına, bazı alanlarda taşkın sorunlarına ve kamusal yapıların onarım ihtiyacına yol açmıştır. Sonrasında onarımlar yapılmış ve bazı kamusal alanlar yeniden düzenlenmiştir.

Geç Antik Çağ’da inşa edilen kent surları, Aphrodisias’ın değişen güvenlik ve savunma ihtiyaçlarını gösterir. Yaklaşık 3,5 kilometre uzunluğundaki surlar, yaklaşık 72 hektarlık bir alanı ve kentin merkezini çevreleyen önemli bir savunma hattı oluşturur. Bugün görülen surlar, MS 350’li veya 360’lı yıllara tarihlenir. Kapılardaki yazıtlar, surların yapımına katkı sağlayan yöneticilerin adlarını verir ve tarihlendirme açısından önem taşır.

Daha önceki dönemlerde Aphrodisias’ın nasıl bir savunma sistemine sahip olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Ancak mevcut kanıtlar, kentin 4. yüzyıl ortalarına kadar tamamen surlarla çevrili olmadığını gösterir. Bu nedenle surların MS 260 yılındaki Got akınlarından hemen sonra yapıldığı düşüncesi temkinli değerlendirilmelidir. Bugünkü veriler, surların daha geç bir tarihte, Geç Antik Çağ’da inşa edildiğini ortaya koyar.

Surların yapımında eski mezar yapılarından, anıtlardan ve mimari yapılardan alınmış çok sayıda mermer blok yeniden kullanılmıştır. Bu bloklar bazen yazıtlı ve kabartmalı parçalar içerir. Bu nedenle Aphrodisias surları yalnızca bir savunma sistemi değil, kentin daha eski mimari ve sosyal tarihini taşıyan büyük bir taş arşivi niteliğindedir.

MS 7. yüzyılda yaşanan depremler, doğudan gelen akınlar, dinsel çekişmeler, salgın hastalıklar, siyasi ve ekonomik baskılar kentin zayıflamasını hızlandırmıştır. Aphrodisias bu döneme kadar önemini büyük ölçüde korumuş olsa da 7. yüzyıldan sonra eski görkemini yeniden kazanamamıştır. Akropol üzerinde bir kale ve gözetleme noktası oluşturulmuş, kent daha küçük ve savunmaya yönelik bir yerleşim düzenine doğru değişmiştir.

Bu gerileme bir anda gerçekleşen basit bir çöküş değildir. Kent, geç dönemlerde farklı işlevlerle yaşamaya devam etmiştir. Ancak büyük kamusal yapıların bir kısmı eski önemini yitirmiş, bazı alanlar terk edilmiş, bazı anıtlar ise yeni kullanımlara uyarlanmıştır.

Türk Dönemi ve Geyre Yerleşimi

7. yüzyıldan sonraki dönemlere ait bilgiler daha sınırlıdır. 11. yüzyıla ait bazı yerleşim izlerinden söz edilir. Aphrodisias ve çevresi, Orta Çağ’ın ilerleyen dönemlerinde Batı Anadolu’daki siyasi değişimlerden etkilenmiştir. 11. ve 13. yüzyıllar arasında Selçuklu akınları ve Türkmen yerleşimleri bölgedeki Bizans varlığını zayıflatmıştır. Sonraki dönemlerde bölge Aydın ve Menteşe beyliklerinin etkisi altına girmiş, ardından Osmanlı idari yapısına dâhil olmuştur.

8. ve 16. yüzyıllarda bölgenin verimli toprakları ve su kaynakları yeni kırsal yerleşimlerin oluşmasını desteklemiştir. Eski Aphrodisias alanı üzerinde ve çevresinde gelişen Geyre yerleşimi, antik kent kalıntılarıyla iç içe yaşamıştır. Antik taşlar, sütunlar, yazıtlı bloklar ve mimari parçalar uzun süre köy hayatının günlük çevresinin parçası olmuştur.

Eski Geyre’nin Taşınması

1956 yılında yaşanan büyük depremlerden Geyre de etkilenmiştir. Köy çok büyük bir yıkım yaşamamış olsa da yetkililer, yerleşimin başka bir alana taşınmasına karar vermiştir. Böylece 1960’lı yılların başında, Bizans surlarının yaklaşık 2 kilometre batısında yeni Geyre yerleşimi kurulmaya başlanmıştır.

Bu taşınma süreci, Aphrodisias’ın arkeolojik olarak ortaya çıkarılması açısından büyük önem taşır. Çünkü eski Geyre evleri, antik kentin bazı önemli yapılarının üzerinde ve çevresinde yer alıyordu. Köyün taşınmasıyla birlikte tiyatro, tapınak, agora ve diğer anıtsal yapıların daha sistemli biçimde kazılması mümkün hâle gelmiştir. Kamulaştırma ve taşıma süreci 1970’li yılların sonlarına kadar devam etmiştir.

Aphrodisias’ta İlk Kazılar

Aphrodisias, Batı Anadolu’daki Efes, Bergama ve Milet gibi kentlere kıyasla uzun süre daha az ilgi görmüştür. Ancak 18. ve 19. yüzyıllardan itibaren gezginler, araştırmacılar ve yazıt uzmanları kenti ziyaret etmeye başlamıştır.

Aphrodisias’a gelip anıtları çizen ve yazıtların kopyalarını alan ilk önemli araştırmacılar arasında 1835 yılında Charles Texier ve Dilettanti Derneği üyeleri yer alır. Bu çalışmalar, kentin Avrupa bilim dünyasında tanınmasına katkı sağlamıştır.

1892 yılında Osman Hamdi Bey’in Aphrodisias’ta çalışma yapmak istediği, ancak bunun gerçekleşmediği aktarılır. 1904 yılında Fransız mühendis Paul Gaudin, Aphrodisias’ta farklı noktalarda kazılar yapmaya başlamıştır. 1904 ve 1905 yıllarında özellikle Aphrodite Tapınağı çevresi ve Hadrian Hamamları’nda çalışmalar yürütülmüş, çok sayıda mermer eser gün ışığına çıkarılmıştır. Gaudin’den sonra Gustave Mendel bu çalışmaları sürdürmüştür.

1913 yılında André Boulanger tarafından, Atina Fransız Okulu’nun himayesinde kazı çalışmaları yeniden başlatılmıştır. Ancak Birinci Dünya Savaşı nedeniyle bu çalışmalar yarıda kalmıştır. 1937 yılında Giulio Jacopi yönetimindeki İtalyan heyeti, kazıları yeniden canlandırmıştır. Bu çalışma da uluslararası siyasi koşullar nedeniyle uzun süre devam edememiştir.

Giulio Jacopi’nin yayınları ve Maria Floriani Squarciapino’nun “La Scuola di Afrodisia” adlı çalışması, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Aphrodisias’ın bilimsel öneminin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamıştır. Squarciapino’nun çalışmaları, Aphrodisiaslı heykeltıraşların yalnızca kopya üreten ustalar olmadığını, özgün ve yüksek kaliteli eserler ortaya koyduklarını göstermesi bakımından önemlidir.

Kenan Erim ve Modern Kazı Dönemi

Aphrodisias’ta sistemli ve uzun soluklu modern kazılar 1961 yılında Prof. Dr. Kenan Erim’in girişimleriyle başlamıştır. New York Üniversitesi adına yürütülen bu çalışmalar, antik kentin dünya çapında tanınmasını sağlamıştır. Kenan Erim döneminde tiyatro, stadyum, Sebasteion, Aphrodite Tapınağı, Tetrapylon, agora ve diğer birçok yapı sistemli biçimde araştırılmıştır.

Kenan Erim’in 1990 yılında vefatından sonra Aphrodisias kazıları New York Üniversitesi ve daha sonra uluslararası bilimsel ekiplerin katkılarıyla devam etmiştir. Günümüzde kazı ve araştırmalar; arkeoloji, mimarlık tarihi, epigrafi, konservasyon, kent planlaması ve müzecilik açısından çok disiplinli bir çerçevede sürdürülmektedir.

Sonuç

Aphrodisias, tarih öncesi yerleşimlerden Helenistik kentleşmeye, Roma döneminin görkemli mermer kentine, Geç Antik Çağ’ın Hristiyanlaşan merkezine ve modern Geyre yerleşimine kadar uzanan çok katmanlı bir tarihe sahiptir. Kentin adları, yapıları, yazıtları, heykelleri ve kazı tarihi, bu uzun geçmişin farklı evrelerini görünür kılar.

Aphrodisias’ın asıl gücü yalnızca anıtsal yapılarında değil, bu yapıların ardındaki sosyal, dini, siyasi ve sanatsal süreklilikte yatar. Aphrodite kültü, Roma ile kurulan ayrıcalıklı ilişki, mermer ocakları, heykeltıraşlık okulu, şehir planı, surlar, depremler, Hristiyanlaşma, Geyre yerleşimi ve modern kazılar bu sürekliliğin temel parçalarıdır.

Bugün Aphrodisias, geçmişin farklı dönemlerini aynı alanda üst üste okuyabildiğimiz güçlü bir arkeolojik miras alanıdır. Bu nedenle kent, yalnızca Karacasu ve Aydın için değil, dünya kültür tarihi için de özel bir yere sahiptir.

İlgili yazılar